Rıfat Serdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rıfat Serdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mart 23, 2011

TEFESSÜH/ ÇÜRÜMÜŞLÜK - RİFAT SERDAROĞLU

Bugün size iki sanatçı hakkında bazı bilgiler vermek istiyorum.  Sonrasında sizlerden, yaşam kalitemizin, sosyal ilişkilerimizin,  insanları değerlendirme ölçümüzün,  kültür düzeyimizin ve   gençlere örnek olma görevimizin hangi yöne gittiğine dair karar vermenizi rica edeceğim;

*İbrahim Tatlıses;
Şanlıurfada inşaatta çalışırken, sesinin güzelliği sayesinde İstanbula gelen ve  meşhur olan,  eğitimi olmayan bir sanatçı. Buraya kadar muhteşem bir başarı örneği. Normal eğitiminin yanında müzik eğitimi de almayan bu insan çok kısa zamanda paraya, şöhrete kavuşuyor


Yaşam tarzı olarak, hareketli bir hayat yaşamayı tercih ediyor.
Özellikle  Baba denilen  kişilerle ve yer altı  alemiyle  çok içli oluyor.
Belli başlı olayları şunlar;
*1990 da kokain operasyonu sanığı, 4 sene sonra beraat etti.
*1990 da Maksim Gazinosunda, ayağından  kurşunlandı.
*1996 da Şanlıurfa da Ahmet Toptanla tartıştı, yeğeni Fevzi Tatlı, adamı öldürdü.
*1998 de arabası kurşunlandı. Arabasını kurşunlattığı iddiasıyla, eski menajeri Hasan Boranın  adamı  Abdullah Uçmak(Son olayda kendisini vurduran diye suçlanan adam) kurşunlanarak yaralandı.
*1998 yılında Hasan Boranın müzik şirketi Oğlu Ahmet Tatlı ve adamları tarafından basıldı.
*2000 yılında iki adet ruhsatsız silah yüzünden gözaltına alındı.
*2002 de Derya Tuna bacağından vuruldu.
*2003 de Asena bacağından vuruldu.
*Sauna Çetesi üyeliğinden 18 yıl hapis istemi ile yargılandı.
*Barzaninin desteği ile Kuzey Irakta, inşaat işi aldı, ortağı ile arası bozuldu.
*Abdullah Uçmak ve adamları tarafından, az rüşvet verdiği için Kalaşnikof otomatik tüfekle vuruldu. Olaya  PKKnın vurucu timi TAK adlı şebekenin de katıldığı Emniyet yetkililerince ifade edildi.
*Haziran ayında yapılacak genel seçimde, Şanlıurfadan AKP adayı olacağı belirtilen Tatlısesin PKK tarafından Ya BDPden ya da Bağımsız aday ol şeklinde yönlendirilmeye çalışıldığı ve saldırının bu yüzden gerçekleştirildiği ileri sürüldü.
*20 yıllık hayat arkadaşı Derya Tuna ile, 11 yıllık sevgilisi Ayşegül Yıldız, hastane koridorlarında birbirlerine fah.şe diye bağırarak kavga ettiler.
*Doktorların dediğine göre sağlık durumu iyiye gidiyor


*Sevim Tanürek; 

1934 yılında doğan Türk Sanat Müziği Sanatçısı. 1950-1959 yılları arasında TRT Ankara Radyosunda çalıştı. Daha sonra TRTden ayrılarak sahne çalışmalarında bulundu. Çok sayıda 45lik plak doldurdu.
Türk Sanat Müziğinin ve sahnelerin hanımefendi sanatçısı. Sanat hayatı boyunca hiçbir kötü olayın içinde bulunmadı.
11 Mayıs 1998 günü İstanbul- Şişlide kırmızı ışıkta durmayan bir araç tarafından, yaya geçidinde iken ezildi ve 5 gün sonra vefat etti. Sevim Tanüreke çarpan ve ölümüne sebep olan kişi, o tarihte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan 
R. T. Erdoğanın oğlu Burak Erdoğandı.  Kaza sonucu bir ölüm yaşanmasına rağmen, Burak bir gün dahi hapis yatmadı, gözaltına alınmadı ve mahkemeye bir kere bile çıkmadı. Derhal İngiltereye gönderildi. Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi Buraka kusursuz raporu verdi. Raporu veren dairenin başkanı, daha sonra Türkiye Deniz İşletmeleri Genel Müdür Yardımcılığı görevine getirildi. Rahmetli Sevim Tanürek ise, 8/8 kusurlu bulundu!...

Birinci kişinin Otomatik Tüfekle vurulma olayı gerçekleştiği andan itibaren tüm televizyonlar, medya kuruluşları aralıksız İbo Show oldu. Her kanalda, her gazetede bu olay vardı. Arkasından hastanedeki  gösteriler başladı.
Önce Başbakan talimat verdi; Ne gerekiyorsa derhal yapın dedi. Aynen hesaplar benden diyen kabadayı tarzıyla!.. Sonra Başbakan Yardımcısı ve
Şivan Perver kod adlı  Kürtçü-Bölücünün dostu Bülent Arınç hastaneye gitti ve Tıp Literatürüne girecek açıklamayı yaptı; Kendisini gördüm, uyuyordu, doktorlardan uyandırılmamasını rica ettim dedi. Tüm Bakanlar, eski yeni siyasetçiler, sokakta görseler birbirlerinin boğazına sarılacak sanatçılar, Urfadan hemşerileri İboya uzanan eller kırılsın sloganıyla hastane bahçesini işgal ettiler.
Seyyar satıcılar akın ettiler, önemli bir sağlık kuruluşu olan hastanenin bahçesine çadırlar kuruldu, canlı yayın araçları getirildi. (Dünya bu arada Nükleer sızıntı, tusunami faciasını ve ölen on binlerce insanı konuşuyordu)

İki gün sonra, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, sanatçıyı ziyaret ettiler ve kendilerine el salladığı için çok duygulandıklarını söylediler!...
Sonra şu açıklamayı yaptılar; 
İbrahim Beyi yüzümüz ak olarak ziyaret etmek istediğimiz için, suçluları yakalayıp da geldik, bu yüzden iki gün sonra geliyoruz, bizi yanlış anlamayın!..

Elbette ki bir sanatçının, bir Türk vatandaşının, bir insanın  silahlı saldırıya uğrayıp yaralanması bizi de üzer. Ama el insaf, sanki Türkiyeyi uçurumdan kurtaran milli bir kahraman saldırıya uğramış!..
Adamın yaşam tarzının kalitesi belli, arkadaşları belli, işi belli. Emniyetin resmi kayıtlarına intikal eden olaylardan bazılarını yazdım, adam vurdurma var, vurulmak var, dükkan basmak var, beraber olduğu kadınları vurdurmak var. Adam bizzat kendisi vurulacağını biliyor ve Savcılığa şikayetçi oluyor. Ne bekleniyordu ki?
Su testisi su yolunda kırılırmış. 
Şimdi siz cahil ve genç yaşta bir delikanlı olsanız, İboya özenmezsiniz de kime özenirsiniz, kime benzemek istersiniz?  Ciddi  TV Kanalları, kendilerine ankorman dedirten yılların habercileri bile 45 dakikalık haber bültenlerinin 30 dakikalarını bu olaya ayırdılar, hem de günlerce


Araştırmacı gazetecilere bir görev veriyorum; Amerika Başkanı Kennedy suikastını araştırsınlar, Amerikan Televizyonları, Kennedy öldürüldüğünden itibaren 3 gün içinde, bizimkilerin İboya ayırdıkları kadar zamanı Kennedy için ayırdılar mı, ayırmadılar mı?..

İbrahim Tatlısesi vuranları yakalamak için tüm imkanlarını seferber eden, 30 ayrı ekip kuran Emniyet teşkilatının bağlı olduğu İçişleri Bakanlığı, aynı hassasiyeti, Hakkaride  görev yapan Polisimizi, yüzlerce kişi tarafından öldüresiye dövüp yol kenarına atan aşağılıkları bulmak için gösteremez mi?  Polislerin kabahati meşhur olmamaları mıdır, yoksa Başbakanın partisinden aday olmayı düşünmemeleri midir?

Dün; Diyarbakırda, İstanbulda Nevruz kutlamaları bahane edilerek, bebek katilinin posterleri taşındı, PKK paçavraları taşındı, Türk Bayrakları, Türk Parası yakıldı ve isyan provası yapıldı. Açılım mucidi AKP Hükümeti bunları görmedi


Türkiyede bu aziz vatan için canını veren binlerce kahramanın yakınlarının; Bacağını, gözünü feda eden binlerce gazilerimizin  ve yakınlarının ve kendi halinde nafakasını temin etmek için çalışan milyonların bu Yalaka yayınlar  ve siyasetçilerin insanın içini bulandıran  ikiyüzlü davranışları için neler düşündüğünü tahmin edebiliyor musunuz?  Reytinginiz batsın


Şimdi gelelim yazının başında ki paragrafa;
Bilimin, Tecrübenin, Gerçek Sanatın ve Sanatçının itibarının olmadığı,
Saygının, sevginin, yardımlaşmanın, dostluğun esamesinin okunmadığı,
Çağdaş yaşamın, kültürümüzün, gelenek ve göreneklerimizin unutulmaya yüz tuttuğu,
Milli Kurumlarımızın ve değerlerimizin her gün örselendiği,
Kutsal dinimizin bir ticaret ve siyaset malzemesi yapıldığı,
Göz göre göre çevre katliamına bizzat hükümet tarafından yol verildiği,
Bazı siyasetçilerin kabadayı tavırlarıyla, Polat Alemdar figürünün
kafasına sıkarım  davranışıyla,  gençlerin idolü  oldukları,
Devlet protokolündeki Sıkmabaşlı Bayanların Türk Kadınının temsilcisi olduğu,
TBMM de, iki veya üç hanımlı 50 kadar milletvekili  olan  ve İslam Cumhuriyeti tipi bir idareyi isteyen partiye, çağdaş görünümlü  kadınların aday adayı olmak için müracaat ettikleri, karmakarışık ve sıkıntılı günlerden geçiyoruz.

Hangi yöne gittiğimize lütfen sizler karar verin.
Benim bu duruma verebileceğim tek ad var; Tefessüh yani kokuşmuşluk


Sayın Sevim Tanüreki, rahmet ve saygıyla anıyorum..

Sağlık ve başarı dileklerimle   21 Mart 2011

Not;26 Mart Cumartesi günkü yürüyüşümüze 5 gün kaldı. Lütfen hepimiz çevremizi uyarmaya ve yürüyüşe katılıma  davete devam edelim.
26 Mart Saat 13.30 da, İzmir-Kıbrısşehitleri Caddesi Tansaş önünde buluşacağız.
Adil ve doğru yargılanma, özgürlük, hukuk devleti ve gerçek demokrasi için yürüyeceğiz.  Şanlı Türk Bayraklarınızı da getirin, alem İzmiri bir kez daha görsün.



22.03.2011

Ağustos 07, 2010

Aramızdaki Fark Var - RİFAT SERDAROĞLU

07.08.2010 tarihli “ARAMIZDA FARK VAR” yazısından….

*Biz, oturduğumuz koltuğa “Şeref” verenleriz, şerefimizi oturduğumuz koltuktan alanlardan değiliz.
*Biz, tarih boyunca 16 Türk Devleti kurmuş, Türkiye Cumhuriyeti Devletini de sonsuza kadar yaşatmaya kararlı, binlerce yıllık devlet tecrübesi olanlarız.
*Biz, 2219 yıl evvel kurulmuş  bir orduya sahip çıkmaya and içenleriz.
*Biz, Atatürk’ü sevenleriz, ondan ve fikirlerinden ışık alanlardanız.
*Biz, bu ülkenin bir ağacını dahi isteyenin,şanlı Türk Bayrağımızın yanına başka bayrak dikmek isteyenlerin kafalarına, gök kubbeyi geçirmeye kararlı olanlarız.
*Biz, binlerce yıldır beraber yaşadığımız insanlarımızı ayırmaya, bölmeye çalışan dış güçlerin uşağı-katiller sürüsü-uyuşturucu kaçakçısı-organ kaçakçısı- gaspçı çetenin gerçek niyetini çok iyi bilenleriz.
*Biz, siyaseti halka hizmet için yaparız. Villalar-Gemiler-Pırlantacılar- Medya Grupları-Rafineri sahibi olanlardan değiliz. Biz çiftlik satar siyaset yaparız, siyaset yapıp Kuşadası’nda  yardımcımızın üstüne çiftlik almayız.
*Biz, Allahtan korkar, kuldan utanırız. Ekmek yediğimiz bu vatanı aziz biliriz. Bu vatan için seve, seve can veririz. Torpille oğlunu askerlikten kaçıranlardan değiliz.
*Biz Lâik Cumhuriyet ve Kubilay deyince içi titreyenlerdeniz, Kubilay’ın kafasını kesenlerin torunları olmakla iftihar edenlerden hiç değiliz.
*Biz para ile toprak satın alınabileceğini, ama asla “Vatan” satın alınamayacağını bilenleriz.
*Biz, Pozitif hukuka,tek eşliliğe, Laik Cumhuriyete, Sosyal Hukuk Devletine, aydınlığa, çağdaşlığa, çalışmaya, ilerlemeye, zenginleşmeye, inancımızı sadece Allah rızası için yaşamaya karar vermiş  bu güzel ülkenin özgür bireyleriyiz.
*Biz, kadını eve kapatan, onu köle gibi kullanan, hor gören,dayak atanlardan asla ve asla olmadık, olmayacağız.

Hala kim olduğumuzu anlayamadınız mı?
Biz Ege’nin Zeybeğiyiz, Trakya’nın Horasıyız, Batı Akdeniz’in Teke Zeybeğiyiz, Akdeniz’in Kaşık Havasıyız, Karadeniz’in Horonuyuz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Halayıyız, İç Anadolu’nun Bozkır’ının Halayıyız, Erzurum’un Ata bar’ıyız, Tokat’ın Elliğiyiz, Kuzey Doğu Anadolu’nun Kafkas oynayanıyız.
Biz Anadolu’yuz,
Biz Türkiye’yiz.
Biz, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü gururla söyleyenleriz.
Biz size benzemeyiz, siz de bizi anlayamazsınız. Onun için “Aramızda çok ama çok fark var”.

Haziran 29, 2010

ÇILGIN BİR İÇ SAVAŞ/ RİFAT SERDAROĞLU 29.06.2010

Bu günden yıllar evvel bir konuşmasında Fethullah Gülen, “İdareyi ve Yargıyı ele geçirmeliyiz” diyordu.
Bu açıklamanın hemen ardından Fethullah Gülen’in Üniversiteye hazırlık kursları ülkenin dört bir yanında açıldı. Ve bu dershaneler sadece Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerine öğrenci sokmayı hedeflediler, başarılı da oldular. 1980 lerin sonunda bu üniversitelerde kendi görüşlerine uygun yetiştirilmiş gençler ağırlıktaydı.
Bu günde sık sık değindiğim gibi, İçişleri ve Adalet Bakanlığının genç kadroları çok büyük oranda bunların eline geçmiş bulunmaktadır.
İşte örneği, Kırıkkale Valisi.
İşte örneği, Emniyetteki F Tipi yapılanma.
İşte örneği, Ergenekon İddianamesi gibi inanılmaz bir eseri meydana getiren Savcılar.
İşte örneği, Kaçma veya delilleri olanağı bulunmayan insanları yıllardır hapishanelerde çürüten Hakimler.
İşte örneği, Cemaat soruşturması yaptı diye başına gelmedik iş kalmayan Başsavcı Cihaner.
İşte örneği, F Tipi örgütlenmenin iki as elemanını görevden alan Ankara Emniyet Müdürü’nü tutuklayan yargı mensupları.
Peki bu tutuklama kararını veren kim?
Genelkurmaya ait kozmik büroyu arayıp, 7 gün 7 gece büronun her yerini didik didik  eden kişi.
Fakat bu gözüpek  Savcılar, 1925’te  Türkiye Musul meselesi ile ilgilenmesin diye İngilizler tarafından örgütlenen(Bu bilgi, İngilizlerin arşiv belgesidir) Kürt isyanının lideri, İngiliz casusu Şeyh Sait’i anma törenlerini görmüyorlar.
Sabah akşam bazı medya gruplarından yapılan ve yargıya müdahale niteliğindeki yayınları duymuyorlar, okumuyorlar.
Anayasa’nın 174. Maddesini yok farz eden, orta çağ kalıntısı tarikatları da görmezden geliyorlar.
Kısaca, asli görevlerini unutmuş sadece neferi oldukları bir savaşın mücadelesini veriyorlar.
Bu, devlet gücünün, adli mekanizmaları n çok kötü biçimde kullanıldığı bir iç savaş.
Ama unutmayalım ki, hiçbir gece sonsuza kadar sürmez…

Haziran 06, 2010

YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR/ RIFAT SERDAROĞLU – 06.06.2010

Bu başlıkla yazdığım üçüncü yazı bu. Bu isim, büyük  halk ozanı Musa Eroğlu’nun şahane eserlerinden birinin adıdır. İnsanın  kendisine biçilen ömrün sonunda mutlaka tadacağı “ölüm” karşısındaki çaresizliğini çok usta bir şekilde anlatır.
Bu dünyanın direği yok,
Merhameti yüreği yok,
Kılavuzun gereği yok,
Yolun sonu görünüyor…
Bu fani dünyada her şeyin bir sonu vardır. Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya kime kalacak ki? Herkes geldiği gibi gidecek.
“Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün bazı yerlere yazılmasını “İlkellik” sayan,
Arapları Türklerden fazla seven bir Cumhurbaşkanı,
Demokrasi benim için araçtır  amaç değil, davam için papaz elbisesi bile giyerim deyip, Hamas’a poster olan Başbakan,
2001 yılında yazdığı “Stratejik Derinlik” adlı kitabında  Irak’ın üçe bölünmesi gerektiğini söyleyen, son olarak da ellerinde binlerce vatan evladının kanı bulunan Barzani’ye “Kak” yani “ağabey” diyen Dışişleri Bakanı ve
Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve yoksullukları nı  millete yaşatan, ülkenin borçlarını ikiye katlayan ve tüm değerlerini yok pahasına satan AKP iktidarıyla son senemize girdik.
Geçtim dünya üzerinden,
Ömür bir nefes derinden,
Bak feleğin çemberinden,
Yolun sonu görünüyor…
8 seneye yaklaşan bu iktidar zamanında neler görmedik ki!
Biat  kültürüyle  cemaatlerde yetişen, din tüccarı sözüm ona  demokratları mı, yürürlükteki Anayasa’nın 174. Maddesine göre yasaklanmış olan tarikat-cemaat- tekkelerin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Bakanlıklarını kendi aralarında pay ettiklerini mi,
Devletin en hassas kadrolarına  tarikat artığı, Lâik Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı militanların yerleştirilmesini mi,
Babalarından harçlık alan çocukların  medya patronu, gemileri olan armatör, pırlantacı, rafineri sahibi, enerji yatırımcısı olmalarını mı,
Dolmuşa verecek parası olmayıp, AKP’li belediyelerde yaptırdıkları  imar değişiklikleriyle dört çeker ciplerden inmeyenleri mi, Cami imamlığından, bölünmüş yol müteahhidi  olanları mı,
Teröristi sınır kapısında karşılayan Genel Müdür ve Müsteşarı mı,
Adam başı 4 dakika yargılanma ile Teröristleri salıveren seyyar mahkemeleri mi,
Teröristleri şeref tribünlerinde ağırlayan Belediye Başkanlarını mı,
İnsanların ne ile suçlandıklarını bilmeden, aylarca tutuklu kalmalarını mı,
Gizli tanık denen “terörist eskilerinin”  ifadeleriyle hapse atılan Başsavcıları mı,
Apo denen eşkıyayı yakalayan kahramanların, komutanların, aydınların sorgusuz sualsiz hapse atılmalarını mı,
Terörü Türkiye’nin her tarafına yayarız diyen hain milletvekillerini mi, bunları duymazdan gelen ödlek Cumhuriyet Savcılarını mı,
Cennet vatanın en aziz bölgelerinden biri olan Güneydoğuda Apo posteri ve PKK paçavralarını taşımanın serbest hale geldiğini mi,
Bana ne yazdan bahardan,
Bana ne kardan borandan,
Aşağıdan yukarıdan,
Yolun sonu görünüyor…
Başka milletlerin bir asırda göremeyecekleri travmaları 8 senede gördük. Neler Görmedik ki,
“Rabbim bize Cleveland dedi” deyip şutlanan Kemal abiden, hazinemizi teslim ettiğimiz İngiltere vatandaşına, “Ali Dibo’yu” yeniden yeşerten bakanları mı,
Bu cemaat ve tarikat artıklarına yaranmak için, eşlerine türban taktırıp, gizlice kafayı çeken yalaka iş adamlarını mı,
Davos’ta  parlayıp, Amerika’da Yahudi Lobisinin önünde el pençe duranları mı,
Müslümanların verdiği sadaka paralarını dolandıran ve  Almanya’da suçunu itiraf eden eş dost ve mücahit arkadaş ve akrabaları mı,
Arap yarımadasının zampara prenslerine İstanbul’un en güzel arazilerini peşkeş çekilmesini mi,
Binlerce yıllık devlet geleneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanını n koşar adım Arap kralının otel odasın gitmesini mi,
İHH denen örgüt tarafından kullanılan ve öne sürülerek yaralananlar için hastaneye giden ama iki kilometre ötedeki, vatan savunması sırasında yaralanan askerlerin yanına  dahi uğramayan Başbakanları mı,
Türk dış politikasının, ne olduğu bilinmeyen vakıflar tarafından yönlendirilmesini mi,
Tüm bunları görmezden gelip ihanetin en büyüğünü yapan bürokratik yapı ve medya kuruluşları mı,
Neler gördük biz neler…
Azrail’in gelir kendi,
Ne ağa der ne efendi,
Sayılı günler tükendi,
Yolun sonu görünüyor…
Yazmakla bitmez bu 8 yılda gördüğümüz çirkinlikler.  Ama başta söyledik, her şeyin sonu geldiği gibi bunların da sonu geldi. Şimdi hem hesap verme, hem de yıkılanları tamir etme dönemi geliyor.
Tayyip Bey ve AKP üst yönetimi hiç merak etmesinler. Bağımsız Türk Yargısı, hiçbir etki altında kalmadan haklarında en doğru ve adil kararı verecektir.
Yıkılanların, kırılanların tamir edilmesi ve duran kalkınma hamlesinin yeniden başlaması için Türkiye’nin usta tamircilere ihtiyacı var. Siyasetin çileli yollarında yürümüş, tertemiz kalmış tecrübeli kişilerin önderliğinde, yeni pırıl pırıl beyinlerle takviye edilmiş kadrolar hizmet için beklemektedirler.
Partilere düşen görev bu insanları bünyelerine katmak için çaba göstermeleridir. Ayrıca Tayyip Bey’in emriyle solu ve merkez sağı bölmek için emir bekleyen ve servetlerinin hesabını dahi veremeyen Belediye ve  Amerika’da mal zenginleri  ile bay yüzde 10’ların oyununa gelmemek ve bunların gerçek yüzlerini kamuoyuna bir daha anlatmak hepimizin görevi olmalıdır…
En önemli görevimiz  PKK terör örgütünün, toprak ağaları ve aşiret reislerinin  zulmü altında ezilen Kürt kökenli vatandaşlarımızı , din tüccarları tarafından yıllardır sömürülmekte olan dindar vatandaşlarımızı bu terör ve din tüccarlarının etkisinden kurtarıp onları kucaklamak olmalıdır.
Türkiye’de bu sevgiyi çoğaltacak ve tüm Türkiye’ye dalga dalga yayacak  yüce gönüllü o kadar çok halk adamı  var ki, partilerimiz kapılarını açsalar hepsi koşarak gelecekler…